Yeni Dünya Düzeni - The New World Order
Burada Türkiye şirketlerinin 2013 yılından başlayarak içinde yaşayacakları düzenin açılımları hakkındaki görüşlerime yer veriyorum. Buradaki her söz, her türlü sorumluluğu ve kazancı ile bana aittir. Buradaki yazıların genel amacını merak edenler için 10 Mart 2012 tarihli, "Yola Çıkarken" başlıklı yazıyı öncelikle okumalarını öneririm. Umarım amacına ulaşan yazılar olur hepsi. İlginize teşekkür ederim. For my essays in English, please visit http://abakustr.blogspot.com
20 Eylül 2012 Perşembe
Defter Tutmak mı? Muhasebe Tutmak mı? Muhasebe Sistemi mi?
2013'e yaklaşırken tartışılması ve değerlendirilmesi gereğinin giderek arttığına inandığım Türkiye'de muhasebeye yaklaşım konusuyla ilgili olmak üzere, 20 Eylül 2012 tarihinde muhasebetr.com web sitesinde çıkan yazıma http://www.muhasebetr.com/yazarlarimiz/abdullahyavas/005/ adresinden ulaşabilirsiniz.
12 Eylül 2012 Çarşamba
2013'te Muhasebe UFRS'ye Göre Tutulacak
Ticari işletmelerde 2013 yılından başlayarak TMS/TFRS'ye uygun muhasebe tutulacağına ilişkin ikinci yazım
http://www.muhasebetr.com/yazarlarimiz/abdullahyavas/004/ adresinde yayımlandı.
http://www.muhasebetr.com/yazarlarimiz/abdullahyavas/004/ adresinde yayımlandı.
24 Temmuz 2012 Salı
Hesap Planı - Muhasebe Sistemi İlişkisi Üzerine
Hesap Planının Muhasebe Sistemi ile denk tutulduğu bir yaklaşıma sık rastlar oldum. Bunun doğru olmadığına ilişkin görüşlerim http://www.muhasebetr.com/yazarlarimiz/abdullahyavas/002/ adresinde yayınlandı.
Bağımsız Denetim Yönetmeliği Taslağı'na İlişkin
Kamu Gözetimi, Muhasebe ve Denetim Standartları Kurulu Türkiye'de denetim mesleğinin esasları ve bağımsız denetçi olabilmenin ve çalışmanın koşullarını temel unsurları açısından düzenlemeye yönelik bir Yönetmelik Taslağı http://www.kgk.gov.tr/contents/files/bagimsizdenetimyonetmeligi.pdf hazırladı. Bu taslakla ilgili görüşlerimi http://www.muhasebetr.com/yazarlarimiz/abdullahyavas/003/ adresinde bulabilirsiniz.
9 Temmuz 2012 Pazartesi
TTK Değiştikten Sonra TMS mi, VUK mu Tartışmasına Katkı
6102 sayılı TTK, yürürlüğe girmeden 1 gün önce (30.06.2012'de) Resmi Gazetede yayımlanan 6335 sayılı Kanun'la değişti. Değişen 64'ncü maddede defterlerin tutulmasında Türkiye Muhasebe Standartlarına yapılan göndermeler yerine Vergi Usul Kanunu'na göndermelerin konulmasıyla şirket muhasebelerinin VUK'a göre tutulacağı dile getirilmeye başlandı.
Yanlış olduğunu düşündüğüm bu kanaatlerin aksine bir değerlendirmeyi bir hafta boyunca göremedim. Bekleyemedim, yazdım.
Bu konuda yazdıklarıma http://www.muhasebetr.com/yazarlarimiz/abdullahyavas/001/ adresini tıklayarak ulşabilirsiniz.
Yanlış olduğunu düşündüğüm bu kanaatlerin aksine bir değerlendirmeyi bir hafta boyunca göremedim. Bekleyemedim, yazdım.
Bu konuda yazdıklarıma http://www.muhasebetr.com/yazarlarimiz/abdullahyavas/001/ adresini tıklayarak ulşabilirsiniz.
28 Nisan 2012 Cumartesi
Sermaye Şirketi mi, Ticaret Şirketi mi?
Türkiye'de halen kurulu bulunan şirketlerin kesin sayısı hakkında resmen açıklanmış bir rakam bulunmamakla birlikte şirket türleri itibariyle yaklaşık gayri resmi rakamlar telaffuz edilmektedir.
Türkiye İstatistik Kurumu'nun (TUİK) 2002 yılı işyeri sayımına göre, Türkiye'de 2002 yılında 6.497.040 kişiye istihdam sağlayan 1.858.191 adet özel işyeri bulunmaktadır. 2012 yılı başlarında bazı kesimlerde konuşulan ancak kesin olmayan rakamlara göre, Türkiye'de halen 90.000 civarında anonim şirket, 500.000 civarında limited şirket mevcuttur. Kollektif şirket ve komandit şirketler bakımından bir tahmin yapmak gerekirse, bu şirketlerin her birinin ancak 100'lerle ifade edilebilecek sayılarda olduğu söylenebilir.
Anonim şirkete kıyasla daha alt bir ekonomik örgütlenme modeli olarak tanımlayabileceğimiz limited şirketlerin sayısı ile komandit ve kollektif şirketlerin sayısını bir terazi ile dengelemenin olanaksızlığı açıktır.
Peki, kollektif ve komandit şirket sayıları ile limited şirket sayısı arasındaki uçurumu nasıl açıklayabiliriz?
Bunun olsa olsa tek bir mantıklı açıklaması olabileceğini düşünüyorum: Kollektif şirkette ve komandit şirkette (payları bölünmüş komandit şirketteki komandite ortak hariç) tüm ortaklar bakımından SINIRSIZ sorumluluk söz konusudur. Oysa limited şirkette tüm ortaklar SINIRLI sorumludur.
Limited şirket ortağının şirketin borçlarından dolayı sadece koyduğu sermaye ile sınırlı olması, diğer bir deyişle limited şirketin borçlarını ödeyememesi ve batması halinde şirket ortağının şirkete koyduğu sermayeden başka bir yükümlülüğünün doğmaması konuyu açıklamaya yetiyor olsa gerek.
Komandit şirket ortakları ve kollektif şirket ortakları, aynı durumda, koydukları sermayeden başka tüm malvarlıkları ile şirketin alacaklılarına karşı sorumlu olacaklardır.
Böylece, limited şirket ortağı hem şirket perdesi arkasında bireysel işletmenin bütün kontrol ve temsil olanaklarından yararlanmakta ve hem de şirket perdesinin sağladığı sınırlı sorumluluk gereklilikleri ile uyuşmayacak derecede riskler üstlenerek kâr hedeflerine ulaşabilmektedir.
Bu sınırlı sorumlu limited şirket ortaklığından sağlanan avantajların düzgün bir finansal raporlama ve denetim düzeni ile koruma altına alınmaması bir çok alacaklının ki buna bankalar da dahildir, hatalı raporlamalardan zarar görmesine yol açabilmektedir. Bu sonucun ortaya çıkmasında, eski TTK'nın şirketi tüzel kişilik olarak tüm paydaşlarına rağmen korumaya ve kapalı bir kutu olarak tutmaya yönelik hükümleri ve düzeni de etkili olmuş olsa gerektir. Bu değerlendirmeler anonim şirket pay sahibinin snırlı sorumluluğu bakımından da geçerlidir.
Yeni TTK, şirket perdesini aralamakta ve şirket paydaşlarının hepsine hizmet edecek bir finansal raporlama ve denetim düzeni ile Türkiye'nin önünü açacak bir ortamı hazırlamaktadır.
Bu yeni düzende hem sınırlı sorumluluk zırhını giyerek ve hem de şirket perdesini kalkan yaparak, engin maceralara atılmaya niyetli kişilerin açık (şeffaf) bir şirket kültürünü kabul etmeden yola devam etmeleri oldukça zor görünmektedir.
İster borç, ister sermaye olsun başkalarının parası ile risk üstlenmek isteyenlerin ya sınırsız sorumluluk veren kollektif şirket veya komandit şirket yapılarını tercih etmeleri ya da şeffaf, gerçek yüzünü herkese açan bir limited şirket ve anonim şirket kültürüne hazır olmaları gerekmektedir.
Türkiye İstatistik Kurumu'nun (TUİK) 2002 yılı işyeri sayımına göre, Türkiye'de 2002 yılında 6.497.040 kişiye istihdam sağlayan 1.858.191 adet özel işyeri bulunmaktadır. 2012 yılı başlarında bazı kesimlerde konuşulan ancak kesin olmayan rakamlara göre, Türkiye'de halen 90.000 civarında anonim şirket, 500.000 civarında limited şirket mevcuttur. Kollektif şirket ve komandit şirketler bakımından bir tahmin yapmak gerekirse, bu şirketlerin her birinin ancak 100'lerle ifade edilebilecek sayılarda olduğu söylenebilir.
Anonim şirkete kıyasla daha alt bir ekonomik örgütlenme modeli olarak tanımlayabileceğimiz limited şirketlerin sayısı ile komandit ve kollektif şirketlerin sayısını bir terazi ile dengelemenin olanaksızlığı açıktır.
Peki, kollektif ve komandit şirket sayıları ile limited şirket sayısı arasındaki uçurumu nasıl açıklayabiliriz?
Bunun olsa olsa tek bir mantıklı açıklaması olabileceğini düşünüyorum: Kollektif şirkette ve komandit şirkette (payları bölünmüş komandit şirketteki komandite ortak hariç) tüm ortaklar bakımından SINIRSIZ sorumluluk söz konusudur. Oysa limited şirkette tüm ortaklar SINIRLI sorumludur.
Limited şirket ortağının şirketin borçlarından dolayı sadece koyduğu sermaye ile sınırlı olması, diğer bir deyişle limited şirketin borçlarını ödeyememesi ve batması halinde şirket ortağının şirkete koyduğu sermayeden başka bir yükümlülüğünün doğmaması konuyu açıklamaya yetiyor olsa gerek.
Komandit şirket ortakları ve kollektif şirket ortakları, aynı durumda, koydukları sermayeden başka tüm malvarlıkları ile şirketin alacaklılarına karşı sorumlu olacaklardır.
Böylece, limited şirket ortağı hem şirket perdesi arkasında bireysel işletmenin bütün kontrol ve temsil olanaklarından yararlanmakta ve hem de şirket perdesinin sağladığı sınırlı sorumluluk gereklilikleri ile uyuşmayacak derecede riskler üstlenerek kâr hedeflerine ulaşabilmektedir.
Bu sınırlı sorumlu limited şirket ortaklığından sağlanan avantajların düzgün bir finansal raporlama ve denetim düzeni ile koruma altına alınmaması bir çok alacaklının ki buna bankalar da dahildir, hatalı raporlamalardan zarar görmesine yol açabilmektedir. Bu sonucun ortaya çıkmasında, eski TTK'nın şirketi tüzel kişilik olarak tüm paydaşlarına rağmen korumaya ve kapalı bir kutu olarak tutmaya yönelik hükümleri ve düzeni de etkili olmuş olsa gerektir. Bu değerlendirmeler anonim şirket pay sahibinin snırlı sorumluluğu bakımından da geçerlidir.
Yeni TTK, şirket perdesini aralamakta ve şirket paydaşlarının hepsine hizmet edecek bir finansal raporlama ve denetim düzeni ile Türkiye'nin önünü açacak bir ortamı hazırlamaktadır.
Bu yeni düzende hem sınırlı sorumluluk zırhını giyerek ve hem de şirket perdesini kalkan yaparak, engin maceralara atılmaya niyetli kişilerin açık (şeffaf) bir şirket kültürünü kabul etmeden yola devam etmeleri oldukça zor görünmektedir.
İster borç, ister sermaye olsun başkalarının parası ile risk üstlenmek isteyenlerin ya sınırsız sorumluluk veren kollektif şirket veya komandit şirket yapılarını tercih etmeleri ya da şeffaf, gerçek yüzünü herkese açan bir limited şirket ve anonim şirket kültürüne hazır olmaları gerekmektedir.
25 Nisan 2012 Çarşamba
Uluslararası Denetim Standartlarına Giriş
Uluslararası Denetim Standartları (UDS) Uluslararası Muhasebeciler Federasyonu (International Federation of Accountants) tarafından yayımlanmaktadır.
UDS, denetimi yüzeysel veya parçalar halinde uygulanan veya kısmen uygulanan bir süreç olarak değerlendirmez. UDS’nin denetimi sürekli, geniş kapsamlı ve kendi bütünlüğü içinde tutarlı bir yaklaşımı ifade eder. Tek bir hesap veya finansal tablo kaleminin ya da sınırlı sayıda kalemin doğruluğu ile sınırlı değildir. Tüm hesap kalemlerini ve tüm finansal tablo kalemlerini tutarlı bir şekilde belirlenen önemlilik ölçüleri içinde değerlendiren bir süreçtir.
UDS, kendini hesaplara ve kayıtlara hapseden bir denetçi yaklaşımını da kabul etmez. İşletmeyi faaliyet alanını gözeterek ve yasal çerçeve dahil bütün çevresi ile birlikte kavrar. İşletmenin sürekliliği perspektifi muhasebe uygulayıcısı açısından olduğundan daha fazla bir önemle, denetçinin de gözlüğü gibidir. Dolayısıyla, işletmenin sürekliliğine etki etmesi muhtemel her türlü durum ve olay ve risk ve gelişme, yani her ne olursa olsun, denetçinin radarında olmak zorundadır.
UDS, işletmenin faaliyetlerini kısmen ya da belirli parçaları bakımından ele almaz. İşletmeyi bir tüm olarak ve faaliyet bölümleri ve birimleri arasındaki etkileşimin bu bütün üzerindeki etkilerini de dikkate alarak değerlendirir. İşletmenin çevresindeki etkenlerden kaynaklanan riskler ve işletmenin kendi bünyesinden, faaliyetinden kaynaklanan riskler denetçinin gözlem alanındadır. Bu yüküm, TTK 378 ile yasal olarak da bir zorunluluk halini almıştır. İşletmenin riskleri denetçinin çalışmasının odağıdır, en önemli unsurudur.
İşte UDS’nin gerektirdiği bu yaklaşım, Türkiye’de denetçilerin anonim şirkete bakış açılarını ve şirket hesaplarına yaklaşımlarını değiştirecek ve yeni şirket kültürünün gelişmesinde belirleyici olacaktır.
7 Nisan 2012 Cumartesi
TMS/TFRS’YE GİRİŞ
01.01.2013’ten başlayarak Türkiye topraklarında tescilli bütün ticarî işletmeler için uygulanması zorunlu hale gelen Türkiye Muhasebe Standartları ve Türkiye Finansal Raporlama Standartları (TMS/TFRS) 1974’te İngiltere’de toplanan farklı ülkelerden 7-8 kişilik bir hevesli muhasebeciler grubunun başlattığı girişimin meyvesidir. TMS/TFRS, bugün dünyanın 100’den fazla ülkesi tarafından uygulanmakta olan bu yabancı muhasebe kurallar setinin Türkçeye tercüme edilmesi ile oluşmuştur. Yeni Türk Ticaret Kanunu’nun (TTK) da sağladığı güvence ile TMS/TFRS Türkiye’nin 2013’ten başlayarak yeni muhasebe rehberi olacaktır.
Başlangıçta ve halen de gönüllü bir girişim olarak Uluslararası Muhasebe Standartları Kurulu tarafından yayımlanan İngilizce UMS/UFRS (Uluslararsı Muhasebe Standartları ve Uluslararsı Finansal Raporlama Standartları) metinleri Türkiye Muhasebe Standartları Kurulu (TMSK) tarafından Türkçeye çevrilmiştir. 03 Kasım 2011 tarihine kadar TMSK’nın büyük gayretlerle Türkçeleştirmiş bulunduğu metinler bugünün tarihi itibariyle ek bir tercüme ve ekleme yapılmamış olarak elektronik ortamda[1] kullanıma açık bulunmaktadır. TMSK, 1999 yılında Sermaye Piyasası Kanunu’na ek bir madde uyarınca kurulmuş bir kamu tüzel kişiliği olarak faaliyet gösterirken 03 Kasım 2011 tarihli ve 660 sayılı KHK ile personeli hariç bütün varlıkları ile Kamu Gözetimi, Muhasebe ve Denetim Standartları Kurulu’na (Kamu Gözetimi Kurulu) devredilmek suretiyle ortadan kalkmıştır.
Avrupa Birliği (AB) tarafından, UMS/UFRS, Birliğe dahil ülkelerde uygulanmak üzere geçerli muhasebe standardı seti olarak kabul edilmiştir. ABD’de muhasebe kurallarını koyma gücüne sahip kurum olarak FASB (Federal Accounting Standards Board) ile UMS/UFRS’yi çıkaran kurum olan IASB ( International Accounting Standards Board) kendi çıkardıkları farklı standart setlerinin birbiri ile uyumlu hale getirilmesi için 2002 yılından beri birlikte çalışmaktadır. Bir süredir de yeni çıkarılan standartlar (örn. IFRS 13 – Fair Value Measurement standardı ki bu standardın Türkçesi henüz yayımlanmamıştır) aynı standart olarak her iki kurum tarafından aynı anda çıkarılmaktadır.
AB ülkeleri ve ABD’ye ek olarak Avustralya, Meksika, Kore, Suudi Arabistan, Kanada, Japonya, Arjantin, Brezilya, Meksika, Güney Afrika ve dahası Rusya, Çin tarafından uygulaması değişik düzeylerde benimsenmiş ve yerleşmiş olan UMS/UFRS’nin Türkiye’de Sermaye Piyasası Kurulu (SPK) tarafından SPK düzenlemelerine tabi şirketlerde 2005 yılından beri uygulanmakta olması, belirli bir kesimle sınırlı da olsa, Türkiye’de bir UMS/UFRS disiplininin oluşmasını sağlamış bulunmaktadır. Yukarıda saydığımız ülkeler ve daha başkaları UMS/UFRS’yi benimserken ve uygulamaya başlamışken SPK kapsamına girmeyen şirketleri bakımından Türkiye’nin bu tablonun dışında kalması ancak Türkiye’nin uluslararası arenada büyük ülkeler yarışından çekilmesi sonucunu doğurabilirdi. Türkiye daha fazla gecikmeden tarihi adımlarını atmış ve büyük ülkeler yarışında iddiasının geçerli olduğunu göstermiştir.
31 Mart 2012 Cumartesi
Muhasebenin Ciddiyeti Üzerine
Muhasebenin, 1989 yılında 3568 sayılı Kanun’la bir meslekî faaliyet olarak düzenlenmesine kadar ve hatta bundan da sonra, bu topraklarda çok ciddiye alınan bir faaliyet olarak algılanmadığı kanaatinin bende nasıl oluştuğunun çok çeşitli sebepleri olabilir. Bu sebeplerin en etkilisi, sanırım bireysel tarihimde önemli bir iz bırakan bir olay olsa gerek. Bundan yaklaşık 32 yıl önce, Doğu Bölgemizin iki Anadolu Lisesi’nden birinde tarih dersi öğretmenimin, bulunduğu ortam ve/veya yaptığı işten memnuniyetsizliği dolayısıyla öğretmenliği bırakıp bir tanıdığının bürosunda muhasebeci olarak çalışmaya başlayacağını ifade etmesi beni üzmüş ve hayal kırıklığına uğratmıştı. O zamana kadar tarih dersini keyif alarak anlattığını düşündüğüm öğretmenimin benim için oldukça “zor” tarih öğretme işini bırakıp gitmesi, muhasebenin daha basit ve kolay yapılabilir bir iş olduğu ve üstelik bir uzmanlık da gerektirmediği düşüncesine yöneltmişti beni. Üniversitede işletme okuyup, muhasebenin işletme için ne kadar hayatî önemde olduğunu görmek bu düşüncemi silmiş olsa gerek. Ama meslek hayatımda, yıllarca denetim elemanı ve denetim birimi yöneticisi olarak gözlemlediklerim o eski düşünceyi bende yeniden ortaya çıkarmış olmalı ki bu satırların hala güncel bir durumu anlatmakta olduğunu kabul etmeliyiz.
2011 yılı başında kanunlaşan 6102 sayılı Türk Ticaret Kanunu (TTK), muhasebe mesleği ve denetim mesleği açısından bir dönüm noktası olarak tarihe geçmiş bulunuyor. TTK’da ticarî işletmeye ve sermaye şirketlerine ilişkin düzenlemelerin temel direklerinden olan muhasebeye ve denetime ilişkin kurallar, Türkiye’de bu iki mesleğin yerel dar kalıplardan çıkarılarak, uluslararası uygulamalara tam uyumlu bir yapıya kavuşturulmasını sağlamayı amaçlamaktadır. Burada muhasebe ile sınırlı olarak baktığımız bu uluslararası yönelim Türkiye’de muhasebe mesleğinin gelişiminde bir dönüşümdür.
Özellikle 1990’lı yıllardan başlayarak, Uluslararası Muhasebe Standartları (UMS) ve Uluslararası Finansal Raporlama Standartları (UFRS) giderek artan bir şekilde muhasebe uygulayıcısını meşgul eder hale gelmiştir. UFRS konusunda düzenleyici kurumların ön adımları, son yıllarda Türkiye’de olduğu kadar Amerika Birleşik Devletleri ve Avrupa Birliği dahil başka bir çok ülkede düzenleyici kurumlar ve hatta yasama organı düzeyinde buna yön veren gelişmeler ve meslek örgütlerinin konuyu gündemde tutmaları gibi birçok sebep muhasebe uygulayıcısının gelişmelere uzak durmasını engeller durumdadır. Bu bakımdan, mevcut kurumsal ve yasal çerçeve, muhasebe uygulayıcısının meslek icrasını UFRS çerçevesinde şekillendirmesini gerekli kılmaktadır.
Muhasebe uygulayıcısının bu konumu şirket (işletme) yöneticisini de UFRS karşısında sıcak bir duruş sergilemeye zorlamaktadır. Geleneksel muhasebe yaklaşımlarının aksine UFRS, şirket politikaları ve uygulamaları konusundaki bazı temel kararların muhasebenin bilgisi dâhilinde yürütülmesini zorunlu kılmaktadır. Diğer bir deyişle, işletme yönetiminde karar alıcı durumdakilerin muhasebeye uzak durmaktan kaçınmaları ve muhasebe uygulamasını yönlendirecek kararların belirlenmesi ve alınmasında muhasebe birimiyle birlikte çalışarak işletme politikalarına ilişkin bazı kararların muhasebeye aktarılmasını sağlamaları gerekmektedir. Bu gereklilik bizatihi 6102 sayılı (yeni) Türk Ticaret Kanunu’nun bazı hükümlerinin zorunlu sonucu olduğu gibi, UMS ve UFRS’ye ilişkin hükümleri dolayısıyla UFRS’nin kendi kurallarının da bir gereğidir. UFRS, muhasebeye sırtını dönmüş bir işletme yönetim anlayışı ile bağdaşmaz. Uygulama bu şekle bürünmediği takdirde, olumsuz sonuçları bakımından geç kalınabilecek durumların ve dolayısıyla önemli zararların ortaya çıkması mümkün bulunmaktadır. Bu muhtemel sonuç ve durumlar, işletme yöneticisinin ya da işletmeye ait varlıklar ve kaynaklar hakkında karar vermek durumunda olanların da UFRS uygulama sürecine etkin bir şekilde katılmasını zorunlu kılmaktadır.
27 Mart 2012 Salı
Yatırımcının Nakit Akım Tablosuna İhtiyacı Var mı?
Aşağıdaki linkteki Bloomberg TV röportajında Prof. Dr. Ünal Tekinalp, Yeni TTK’nın 1524’üncü maddesindeki sermaye şirketlerinin internet sitelerinde yer verilmesi gereken “finansal tablolar” arasında nakit akım tablosunun (NAT) ve özsermaye değişim tablosunun (ÖDT) bulunmadığını söylüyor. Kendi ifadesiyle, bu iki tablonun “1524’üncü maddeye konmasına gerek olmadığını” ifade ediyor. Bu görüşünü “yatırımcılar” için nakit akım tablosunun gerekli olmadığı düşüncesi ile açıklıyor. “Yatırımcının bunu bilmesine gerek yok” diyor. Şirketin kimden ne kadar nakit elde ettiği ve kime ne kadar nakit ödediğini yatırımcının bilmesine gerek olmadığını söylüyor.
Yeni TTK’nın mimarı olarak kendisine saygımdan bir taviz vermeden aşağıdaki açıklamaları yapma ihtiyacı duyuyorum:
TTK md. 64 her taciri, ticarî defterlerinde ticarî işlemleriyle mal varlığı durumunu TMS/TFRS’ye ve TTK’ya göre açıkça görülebilir bir şekilde ortaya koymakla yükümlü tutuyor. Md. 88 TMS/TFRS’nin, yorumları ve Kavramsal Çerçevesi ile bir bütün olarak her tacirin muhasebe konusundaki tek kılavuzu olacağını düzenliyor. Md. 68/3’e göre, tacir bakımından, “bilanço ve gelir tablosu, yılsonu finansal tablolarını oluşturur. 514’üncü madde ile Türkiye Muhasebe Standartlarının bu konudaki hükümleri saklıdır.”
TTK md. 514, anonim şirketler (A.Ş.) (ve limited şirketler) için geçerli olup şu hükmü içerir: “Yönetim kurulu, geçmiş hesap dönemine ait, Türkiye Muhasebe Standartlarında öngörülmüş bulunan finansal tablolarını, eklerini ve yönetim kurulunun yıllık faaliyet raporunu, bilanço gününü izleyen hesap döneminin üç ayı içinde hazırlar ve genel kurula sunar.”
Md. 68/3 hem md. 514’ü ve hem de TMS’nin bu konudaki (kuşkusuz ki finansal tablolar konusundaki) hükümlerini “saklı” tutarak, her durumda TMS’nin uygulanmasını öngörüyor. Md. 514 ile A.Ş.’ler için TMS’ye yapılan gönderme, md. 68/3’te TMS’nin “bu konudaki hükümleri” şeklinde yapılan gönderme ile TMS/TFRS tacir bakımından da geçerli kılınmış oluyor.
Dolayısıyla her tacirin ve tabii ki tüzel kişilik olarak birer tacir olan ticaret şirketlerinin[1]muhasebe ve finansal raporlama kılavuzu TMS/TFRS olarak kesinleşmiş bulunuyor.
TMS’de finansal tabloların kapsamı, TMS 1 – Finansal Tabloların Sunuluşu standardı ile düzenlenmiş bulunuyor. TMS 1.10[2]uyarınca tam kapsamlı bir finansal tablolar seti aşağıdaki tabloları içerir:
“a)Dönem sonu finansal durum tablosu (bilanço)
b) Döneme ait kapsamlı gelir tablosu
c) Döneme ait özkaynak değişim tablosu
d) Döneme ait nakit akış tablosu ve
e) Önemli muhasebe politikalarını özetleyen dipnotlar ve diğer açıklayıcı notlar
f) Bir işletmenin bir muhasebe politikasını geriye dönük olarak uygulaması durumunda ya da bir işletmenin finansal tablolarındaki kalemleri geriye dönük olarak yeniden ifade etmesi söz konusu olduğunda ya da işletme finansal tablo kalemlerini yeniden sınıflandırdığında, karşılaştırılabilir en erken dönemin başına ait finansal durum tablosu (bilanço).”
Yatırımcının nakit akım tablosuna ve özsermaye değişim tablosuna ihtiyacı var mıdır?
Finansal tablo analizinin önemli araçlarından birisi nakit akımları analizidir[3]. Nakit akım tablosu (NAT), şirketin dönem içindeki nakit hareketlerinin belirli ana başlıklar altında sınıflandırılmış olarak sunumudur. Şirket muhasebesi “tahakkuk” esasına göre tutulduğundan, muhasebe sisteminden çıkarılan bilanço, gelir tablosu ve özsermaye değişim tablosu tahakkuk esasına göre üretilmiş bilgileri içerir. Nakit akım tablosu, bu üç tablonun vermediği çok farklı ve önemli bir bilgiyi verir ve şirketin nakit hareketlerini gösterir. Bütün diğer tablolar tahakkuk esasına göre düzenlenmiş olduğundan, şirketin nakit durumu ya da likidite durumu ile ilgili çok şey söyleyemezler. Bunu NAT söyler.
Örnekleyelim:
TMS/TFRS’de NAT’ın bölümleri üç başlıkta düzenlenmiştir.
- İşletme faaliyetleri ile ilgili nakit akımları
- Yatırım faaliyetleri ile ilgili nakit akımları
- Finansman faaliyetleri ile ilgili nakit akımları
Şirketin gelir tablosundaki faaliyet gelirleri, tahsilâtı gerçekleşmiş olsun veya olmasın, tahakkuk etmiş geliri gösterir. Şirket, ürettiği malları sürekli uzun vadelerle satıyor ve birçoğunun tahsilâtını yapamıyor ise gelir tablosunda yazılan gelirin bilgi olarak verilmiş olması yeterli olmayacaktır. Şirketin işletme faaliyetlerinden elde ettiği nakit akımı gelir tablosu rakamına kıyasla oldukça düşük çıkacaktır. Böyle bir tahakkuk-nakit dengesizliği kısa vadede likidite sıkıntısına ve uzun vadede iflasa işaret eder. Açıktır ki yatırımcı NAT’a bu noktada tartışmasız bir şekilde ihtiyaç duyacaktır ve NAT’taki bilgileri kullanarak vereceği karar mutlaka aksi hale kıyasla oldukça isabetli bir karar olacaktır.
Bu ihtiyacın şirkete mal tedarik edenler bakımından ne kadar önemli olduğunu açıklamaya gerek bile yok. Düşünsenize, gelir tablosuna göre kârlı bir şirket ama sattığı mal bedellerini aylarca tahsil edemediği gibi önemli bir kısmını da hiç tahsil edemiyor.
Yatırımcı için Nakit Akım Tablosu gereklidir. TTK 1524’te Nakit Akım Tablosu’nun yer almaması düşünülemez. Özsermaye Değişim Tablosunu da başka bir yazıya bırakalım.
[1] Bazı kavramları daha anlaşılır kılmak bakımından tacir, ticaret şirketi ve sermaye şirketi kavramlarını açıklamakta fayda olduğunu düşünüyorum. Tacir, esnaf işletme büyüklüğünün üstünde kalan bütün ticarî faaliyet organizasyonlarını kapsayan geniş bir kavramdır. Tacir, ticaret şirketini de sermaye şirketini de içine alır. Ticaret şirketi, TTK’da düzenlenmiş bulunan bütün şirket türlerini (kolektif şirket, komandit şirket, limited şirket, anonim şirket) kapsar. Bunlardan limited şirket ve anonim şirket sermaye şirketleri olarak kabul görür. Sermaye şirketini diğer ticaret şirketlerinden ayıran özellik sermaye şirketlerinin borçlarına karşılık malvarlıkları ile sınırlı olarak sorumlu olmalarıdır. Bunların pay sahipleri de şirkete karşı sadece koydukları sermaye ile sınırlı sorumluluğa sahiptirler.
[2] TMS’lere yapılan göndermelerde TMS veya TFRS numarası ile birlikte araya nokta (.) işareti konularak verilen rakam ilgili TMS/TFRS’nin paragraf numarasını gösterir.
[3] Bu konuda CFA Institute, Level 1, Financial Reporting and Analysis, Reading 27, 2012’ye başvurulabilir.
Yeni Türk Ticaret Kanunu'nun mimarı Yeni Türk Şirketi'ni nasıl tanımlıyor?
Aşağıdaki linkteki ropörtajı mutlaka izleyin.
Sayın Prof. Dr. Ünal TEKİNALP'ten Yeni Türk Şirketi ütopyasını mutlaka dinleyin.
http://www.youtube.com/watch?v=Ql3acDrXZPY&feature=relmfu
Sayın Prof. Dr. Ünal TEKİNALP'ten Yeni Türk Şirketi ütopyasını mutlaka dinleyin.
http://www.youtube.com/watch?v=Ql3acDrXZPY&feature=relmfu
23 Mart 2012 Cuma
Türkiye'de Yeni Şirket Kültürü Üzerine - 2
Dünyada şirketleşmenin kültürel tarihinin, başka faktörler yanı sıra, ülkelerin soysal-kültürel gelişme tarihi ile de izdüşümü içinde olduğu kabul edilmektedir. Bugünün başlıca ülkeleri ABD, Japonya, İngiltere ve Almanya arasındaki şirket kültürüne ilişkin farklılıkların bu ülkelerin sermayesi paylara bölünmüş şirketlerle ilgili başlangıçtan itibaren benimsedikleri farklı hukukî çerçevelerin ve bu ülkelere özgü kültürel koşulların ve diğer çevre koşullarının da etkisiyle şekillendiği bir gerçektir.[1]
Ortadoğu ülkelerinin kültürel koşulları ve sosyal yapıları bakımından geçerli özelliklerin bu coğrafyadaki ülkelerin bugünkü durumlarını açıklamada etkili olduğu da kabul edilmektedir. Ortadoğu ülkelerindeki miras rejiminin servetlerin küçük parçalara ayrılmasına sebep olan İslam hukuku ilkeleri sonucunda bu ülkelerdeki ekonomik faaliyetlerin küçük işletmeler şeklinde örgütlenerek bugüne geldiği, bu durumun da batı ülkelerindeki büyük şirket yapılarıyla rekabeti güçleştirdiği görüşü güçlü bir tez olarak elimizdedir. Ortadoğu ekonomilerinde 100 yıldan daha önceki dönemlerin ekonomik yapılanmaları ile gayet uyumlu bir şekilde sürdürülen bu küçük ekonomik birimler, sonraki yıllarda Ortadoğu dışında gelişen ekonomik büyüklükler karşısında zayıf kalmıştır.[2]
Toplumların ekonomik gelişme farklılıklarının kökenlerini açıklarken sadece maddî koşulları dikkate almak veya sadece kültürel koşulları dikkate almak yerine “medeniyet” kavramı çerçevesinde toplumların kültürel ve maddî özelliklerini birlikte dikkate alarak konuyu analiz etmenin daha akılcı sonuçlara ulaşmayı sağlayacağı belirtilmektedir.[3]
İslam’ın girişimciliği engelleyici olduğu tezlerinin geçerli olmadığını İslam tarihi göstermektedir. Çalışmalar da bunu doğrulamaktadır. Mesele, İslam’ın küçük işletmelerin büyük ölçekli ekonomik birimlere dönüşmesinde gösterdiği eksikliğin ve belki de gecikmenin açıklanması ve bunun aşılması ile ilgilidir.[4]
Bu çerçevedeki bir bakış açısı 01.07.2012 tarihinde tamamına yakın hükümleri yürürlüğe girecek olan 6102 sayılı Türk Ticaret Kanunu’nun tarihi önemini anlamak bakımından da faydalı olacaktır. Yeni TTK, bu topraklarda tabiidir ki bize özgü sebeplerle yeterli düzeyde gelişme imkânı bulamamış büyük şirketlerin artık daha yaygın ve daha etkin oluşması için tarihi bir fırsattır. Türkiye bu fırsatı iyi değerlendirmelidir ve değerlendirecektir.
[1] John Micklethwait & Adrian Wooldridge (2003), The Company: A Short History of a Revolutionary Idea, Modern Library Paperback Edition 2005, Random House, New York, ss. 55-99.
[2] Timur Kuran (2002), “The Islamic Commercial Crisis: Institutional Roots of Economic Underdevelopment in the Middle East”, USC Center for Law, Economics & Organization Research Paper No. C01-12; http://papers.ssrn.com/abstract_id=276377 (Erişim: 15.03.2011)
[3] Timur Kuran (2008a), “Explaining the economic trajectories of civilizations: The systemic approach”, Economic Research Initiatives at Duke Working Paper Number 11, http://ssrn.com/abstract=1265121 (Erişim: 15.03.2011)
[4] Timur Kuran (2008b), “The Scale of Entrepreneurship in Middle Eastern History: Inhibitive Roles of Islamic Institutions”, Economic Research Initiatives at Duke Working Paper Number 10, http://ssrn.com/abstract=1265117 (Erişim: 15.03.2011)
21 Mart 2012 Çarşamba
Türkiye'de Yeni Şirket Kültürü Üzerine -1
Ortaklarının sınırlı sorumluluğu
bakımından Türkiye’deki en yaygın şirketleşme biçimi olarak anonim şirket,
sermayesi paylara bölünmüş ve bu sermayede pay sahibi olanların
sorumluluklarının koydukları sermaye ile sınırlanmış olduğu, kâr etmek amacıyla
oluşturulan bir varlık topluluğudur. Anonim şirketin birey (şahıs)
işletmesinden temel farkı sorumluluğun işletmeye konulan sermaye ile sınırlı
olmasıdır. Anonim şirketin pay sahibine (şirket ortağına) sağladığı “sınırlı
sorumluluk” karşısında, birey işletmesinin ortağı işletmeye koyduğu sermayenin
yanısıra bütün malvarlığı ile kişi olarak sorumludur. Bu sınırlı sorumluluk
ilkesi, anonim şirketin çağımızda kazandığı önemi açıklayan en temel kavramdır.
İngiltere’de haftalık yayımlanan The
Economist dergisi, sınırlı sorumluluğu insanlığın gelişmesini sağlayan,
tarihin en önemli buluşlarından birisi olarak ifade etmektedir.[1]
Anonim şirket, bir derneğe veya sivil toplum kuruluşuna benzemez; belli bir
amaç veya ortak hedef etrafında birleşmiş insanlar topluluğu değildir. Temel
amacı kâr elde etmek gibi bir eylem ifadesi olsa da anonim şirket, eylemleri
ile ortak bir hedefe ulaşmaya çalışan bireylerin toplandığı bir oluşum değil,
bir mal topluluğudur. Bu özelliği ile anonim şirket, iktisadi bir yapı olarak,
olsa olsa gene bir mal ve hak topluluğu olan vakıf ile benzerlik gösterebilir.
Vakıftan ayrıldığı nokta ise oluşturulmasındaki temel amacın farklı
olmasındadır. Vakıf yardım, dayanışma veya yardımlaşma amaçları ile
oluşturulabilen ve bu amaçlara yönelik faaliyetleri dolayısıyla gelir ya da kâr
elde edebilmekle birlikte temel amacı gelir veya kâr elde etmek olmayan bir
yapı iken, anonim şirket tamamen kâr amacı güden bir yapıyı temsil eder. Vakıf
veya dernek faaliyetleri ticarî nitelik taşır hale geldiğinde Türkiye’deki
vergi düzenlemeleri bu faaliyetlerin ayrı bir “ticarî işletme” yapısı içinde
değerlendirilmesini öngörmektedir. Vakıfların ortaya çıkışı ve düzenlenme
biçimi de aynı yaklaşımı temsil etmektedir. Vakıf veya derneğin ticari işler
yapması vakıf veya derneğin amacını değiştirmez, etkilemez; ticarî işlerden
elde edilecek gelir gene vakıf veya derneğin kendine özgü amaçlarına yönelik
kullanılabilir.
Bu çerçevede anonim şirket, şirketin
alacaklılarına karşı sınırlı sorumluluk taşıyan pay sahiplerinin kendilerine
ait bir kısım mal varlığını (para, mal veya hak) şirket bünyesinde toplayarak
kâr elde etmek amacıyla oluşturdukları bir yapıdır. Şirketin bünyesine giren
mal varlığının yönetilmesine ilişkin hukuksal ve iktisadî düzen dernekler,
vakıflar ve bireyler için öngörülen düzenlerden tamamen farklıdır ve kendine
özgü kuralları ve işleyiş mekanizmaları vardır.
Şirkete sermaye koyan ya da borç veren
varlık sahibi insan, malını vakfeden insandan veya parasını derneğe veya sivil
toplum kuruluşuna veren insandan farklı bir beklenti ve hareket tarzı
içindedir. Parasını anonim şirkete veren insan ile parasını vakıf, dernek veya
sivil toplum kuruluşuna veren insan aynı dünyanın insanı değillerdir. Bu
yüzdendir ki anonim şirkete sermaye koyan ve borç veren insanı diğer bütün
varlık sahiplerinden ayrı bir yaklaşımla ele almak gerekmektedir.
[1] “Corporate Anonimity:
Light and Wrong” The Economist,
Avrupa baskısı, January 21st 2012, s. 15
10 Mart 2012 Cumartesi
Yola Çıkarken
Bugüne kadar biriktirdiklerimin yansıyacağı bu sayfadaki görüşler tamamen şahsıma ait olup, eğitim aldığım ve çalıştığım kurumlarla ilişkisi onların bana kazandırdıklarını kendime saklamayıp ilgilenen herkesle paylaşabilme derdini ve cesaretini bana sağlamış olmalarıdır. Dünya yüzünde edinilen hiç bir şeyi bu dünyadan öteye götürebilmek mümkün olamadığına göre, öğrenilen ve edinilen ne varsa fayda duyacak olanlara aktarmak bir insanlık borcu olsa gerek. Bu sayfa bu borcu ödemenin denemesidir.
10 Mart 2012 - İstanbul
Kaydol:
Yorumlar (Atom)